Bişey Olmaz Geçer Hastanesi..

Share
 
 
( Bişey Olmaz Geçer Hastanesi )

 

Bir hastane düşünün ki doktor, hemşire, teknisyen, laborant yok. Acil servis, ameliyathane, hasta odaları yok. Ambulans, cihazlar, alet edevat yok. En önemlisi hastane binası yok. Bu hastanede öyle devlet hastanelerinde olduğu gibi sıra, kuyruk, randevu filan da yok. Gidiyorsun, anında tedavi. “Yahu bu nasıl hastaneymiş?” dediğinizi duyar gibiyim.
 
Ben işte böyle bir hastanenin olduğu (daha doğrusu olmadığı) köyde doğdum ve büyüdüm. Diyeceksiniz ki “hangi köyde hastane var ki?” İşin aslı öyle değil işte. Bu köyde hastalananlar ilçeye, şehre filan da gitmezdi, daha doğrusu gidemezdi.
 
O zamanlarda köy dedin mi durup düşüneceksin. Yüzlerce insan yaşıyor.. Şimdiki gibi üç beş ihtiyarın yaşadığı, terk edilmiş diyarlar değildi. İnsanın olduğu yerde doğum, hastalık, kaza, ölüm eksik olur mu? Haliyle bizim köyde de eksik olmuyordu. Şimdi şu hastanemize, tedavi usullerine geçelim.
 
Misal bir kadının doğum sancısı başladı. Hemen komşu kadınlar o eve toplaşırdı. İçlerinde dokuz, on çocuk doğurmuş, bu konuda bayağı tecrübe sahibi bir nine grubun liderliğini yapardı. Kadın dokuz doğurmuş, hangi doktor, hemşire onun kadar bilgili olabilir ki? Bu tecrübelerin ışığında kadınlar çocuğu doğurtur, çocuğun totosuna şaplağı tecrübeli nine yapıştırırdı. Damın üstünde volta atan baba, bacadan bebek sesini duyunca (hele bir de bebe erkekse) şapkasını havaya fırlatır, baba olmanın gururunu yaşardı.
 
Diyelim ki çalışırken ya da bir kaza sebebiyle vücudunuzun bir uzvunda (kolunuzda, ayağınızda) bir çıkık ya da kırık meydana geldi. Hemen Gavur Oğlu Memmet dayı yetişiyordu imdada. Memmet dayı beş yaşından beri marabalık, çobanlık yapmış. Yüzlerce koyun, keçiden oluşan sürüler gütmüş. İşte ilk kırıkçılık stajını bu hayvanlar üzerinde yapmış. Yüzlerce hayvanın kırığını tedavi etmiş, iyileştirmiş. Ünü yayılınca köylünün kırık çıkığına da bakmaya başlamış. Memmet dayının kendine has bir tedavi yöntemi vardı. Hastayı önce mental olarak hazırlıyordu. Ona ilginç sorular soruyor, koyu bir sohbete girişiyordu. Öyle narkoz gibi uyuşturan ilaç ne olmadığından, bu işi sohbetle hallediyordu. Sen sohbete dalıp kırık-çıkığını unutuyordun. Kendisi bu esnada çaktırmadan kırığın, çıkığın yerini tespite çalışıyordu. Göz açıp kapayıncaya kadar hasarın olduğu kol ya da ayağı bir direksiyon gibi çeviriyor ve hızla çekiyordu. Bu esnada “ küüüt “ sesinin gelmesi çok önemliydi. Bu ses geldiyse kırık ya da çıkık yerine oturdu demekti. Son olarak hasarlı bölgeyi iki parça ağacın arasına alır, bağlar tedaviyi tamamlardı.
 
Köy erkekleri ancak yirmi yaşına gelip askere gittiklerinde bu köyden dışarı çıkıyordu. Çoğu askerden okuma yazma öğrenmiş ve bir meslek edinmiş olarak geliyordu. En gözde meslek ise sıhhiyelikti. Eğer askerde sıhhiyelik yaptıysan köy yerinde doktordun, hatta profesördün. Eğer öksürüyorsan, ateşin varsa, yorgan yatak hastaysan sıhhiye imdada yetişirdi. Hasta köylünün evine gelir, tedaviyi evde yapardı. Paltosunun cebinde taşıdığı, tütün tabakasına benzer bir kutunun içinde kocaman bir şırıngayla iğne, ilk yardım çantası bundan ibaretti. Kullanılan ilaç tekti: penisilin tozu ve ona katılan cam tüp içindeki sıvı. Önce gaz ocağının üzerine küçük bir kaba su koyar, daha önce başka hastalarda kullandığı şırıngayı kaynatır, böylece mikropların öldüğüne inanılırdı. Cam tüpün kafasını ince bir testereyle çizer, bir fiske atarak kafasını kopartırdı. Sıvıyı penisilin tozunun olduğu şişeye boşaltır, şişeyi yayık gibi sallar. Bu karışımı tekrar şırıngaya çeker ve hastanın kabasına enjekte ederdi. Haydi, geçmiş olsun.
 
Dünyaya erkek geldiysen başın beladaydı.. Sünnet olmak kolay mı? Neyse ki Sünnetçi Cemal dayı vardı. Her çocuğun bir kirvesi olurdu. Kirve çocuğu kucağına alır, gıpraşmasın diye kollarını, bacaklarını sıkıca tutardı. Cemal dayı dualar eşliğinde usturayı çalar ve fazlalığı alırdı. Ağrı kesici diye de ağlayan çocuğun ağzına lokum, şeker türünden tatlı bir şey tıkılırdı. “ Erkek adam ağlamaz “ sözünü ben ilk olarak sünnetimde ağlayınca duymuştum.
 
Öyle ufak tefek ağrı, sızın varsa tedavini kendin yapıyordun. Misal vücudunun herhangi bir bölgesi ağrıyorsa, dışardan düzgün bir taş buluyordun. Ateş yakıp bu taşı ısıtıyor, bir beze sararak ağrıyan yerine bastırıyordun. Sıcağın ağrıya, sızıya iyi geldiğine inanılıyordu.
 
Dişin mi ağrıyor, Tırcov dayıya müracaat ediyordun. Öyle kanal tedavisi, kaplama filan yok. Diş ağrısı katlanılmaz hale geldiyse, çenen düşecekmiş hissine kapılıp hanımın yazmasıyla çeneni bağladıysan bu diş çekilecek demekti. Tırcov dayı kovboyların silahı gibi taşıdığı paslı bir kerpetenle gezerdi. Eğer dişin ağrıyorsa ağzını açtırır, sen parmağınla ağrıyan dişini tarif ederdin. Tırcov dayı seni doğrulamak, yanlış dişi çekmemek için kerpetenle birkaç dişe tık tık diye dokunur, verdiğin tepkiye göre hareket ederdi. Diş çekimi için en az iki güçlü, kuvvetli erkek gerekirdi. Hastanın ağzını açık tutabilmek için üzerine bez sarılmış bir odun parçasını dişlerin arasına yerleştirirdi. Erkeklerden biri hastayı arkadan kollarını da içine alacak şekilde sıkıca tutardı. Diğeri de hastanın başını elleriyle kelepçe gibi sarardı. Gerisi kolaydı, kerpeteni ağrıyan dişin damakla birleştiği yere yerleştirip sıkar, “gıırç” diye bir ses gelir, “ya Allah “ deyi asılır ve çürük dişi çekerdi. Dişin yerine tütünü basardı. İşte bu kadar..
 
Öyle ufak tefek çizikti, yaraydı, ağrı sızıydı hastalıktan sayılmazdı. Çocuklar sızlanıp anaya, babaya gittiğinde aldıkları tedavi aynıydı: “ bişey olmaz, geçer “ derlerdi.
Köylünün tedavi edemediği hastalıklar da vardı. Misal bir kadının çocuğu mu olmuyor, çocuk konuşamıyor ya da yürüyemiyor mu, iyileşmeyen bir yarası olan mı var, bunların da çaresi bulunmuştu. Bu durumlarda ziyaret ya da türbelere gidilirdi. Türbelerin de uzmanlık, iyileştirme alanları farklıydı. Filan köydeki türbe çocuğu olmayana iyi geliyordu, feşmekan köyde ki romatizmaya iyi gelirdi. Türbeye adaklar adanır, dilekler dilenir, dualar edilirdi. Haspelkader biri iyileşti de başkaları iyileşmediyse kusur türbede değil hasta da aranırdı. Onun kalpten inanmadığı ya da bir şeyi eksik yaptığı düşünülürdü.
 
İlaç mı dediniz, köyde hemen her şey ilaç niyetine kullanılırdı. Yazı yabanda yetişen otlar, ağaç kökleri, soğan, sarımsak, süt, yoğurt, pekmez, taş, toprak.. Yazılı bir reçete yoktu, daha önce deneyip faydasını görenler aynı ağrıdan, sızıdan mustarip köylülere ücretsiz, patentsiz olarak bu ilaçların formülünü verirdi.
Peki, her tedavi olumlu sonuç veriyor muydu? Elbette hayır. Yanlış tedavi uygulanmıyor muydu, tabi ki yaşanıyordu. Günümüzde bile bu tür olaylar yaşanırken, elli altmış yıl öncesini düşünün artık. Ama köylü imkânlar çerçevesinde sağlıkla ilgili çareler üretmeye çalışıyordu. Çaresiz kaldığı nokta da ise türbelere, ziyaretlere sığınıyordu. Onlardan da bir sonuç alınamadıysa en nihayetinde “ Allah’ın takdiri “ deniliyordu.
 
İşte böyle, hayat şartlarının zoruyla, kendi tecrübe ve hayal güçleriyle “Bişey Olmaz Geçer Hastanesi” ni yaratmıştı bizim köylüler. Yani köyün kendisi koca bir hastane, köylünün nerdeyse tamamı bu hastanenin gönüllü çalışanlarıydı. Doktor mu; dokuz çocuklu Güllü teyze, Gavur oğlu Memmet dayı, Tırcov dayı ya da köyde tecrübesiyle öne çıkan bir başkası..
Sahi, sizin köylüler nasıl bir çözüm üretmişti?
 
Yazanın notu : Son yıllarda doktorlar ülkeyi terk ediyormuş ya, büyüklerimiz de “ amaaan giderse gitsinler.. “ diyormuşlar ya.. Böyle bir ortamda, vaktiyle bizim köyde uygulanan model sağlıkla ilgili sorunların çözümü için çare olamaz mı? Ne dersiniz..
 
Hasan Aksoy

Ein Kommentar

Leave A Reply