a:link {color: #34536A;} h1 {font-size:180px; color:#99A7AF; margin: 70px 0 0 0;}

defdom.pw

a:active {color: #34536A;} a:hover {color: #34536A;}

Page Not Found

Giriş

Powered By Saaraan

Haber Listesi

Kayıt ol

IsakoyuBOOK

Yeni üyeler

  • ERENLER
  • asiduh
  • uzidunun
  • egabicy
  • itumy

Etkinklikler

Etkinlik yok

Fatma Bacı, az ötede, minderlerin üzerinde kendini at, kızını da sürücü yapmış, sırtına almış oyunlar oynayan, onu eğelendiren oğlu Caner’e doğru söylendi;
- Hey yavrum hey.. Nereden nereye.. Her şey ne kadar değişti. Sevineyim mi, üzüleyim mi, kıskanayım mı bilemiyorum.
- Ana, noooldu gene, ne değişti, neye üzülüyorsun? diye sordu Caner.
- Yok bir şey oğul, yok.. Şimdi sen böyle çocuğunu severken, onunla oynarken geçmişe gittim birden.. Bakma sen bana..
Sebebini tekrar sormadı Caner. Kızını havaya zıplatıyor, kız neşeyle kahkahalar attıkça, onu daha yükseğe zıplatıyordu. Yıllık izinde köye anasının yanına gelirlerdi. Çocuklar köye bayılırdı; eşeğe, tavuğa, horoza.. Ama yazın çok sıcak olurdu. Sivri sinek gırlaydı.. Hele üvez dedikleri küçücük sinekler vardı ki, konduğu yeri adeta yakardı.. En çokta çocuklar etkilenirdi. Her tarafları kabar kabar olur, kaşınmaktan kolları, bacakları çizikler içinde
kalırdı.. İzini yarıda kesmek ve dönmek zorunda kalırlardı. Fatma Bacı buna çok içerlerdi;
- Torunlarıma doyamadan alıp gidiyorsunuz. Bari hiç gelmeseydiniz.. Noolmuş sinek ısırmışsa, yeyip bitirmedi ya onları..

Fatma Bacı oğlu Caner’e “ Bakma sen bana “ demişti ama içi öyle demiyordu. Oğlu torunuyla böyle oynarken, kahkahalar atarken, onu severken iç geçirmiş, yüreği sızlamış, açıkça da kıskanmıştı..

Yıllar önce, oğlu Caner iki yaşına yeni girmişti. Kendisi bucağdamında evin işleriyle uğraşıyor, akşama yemek hazırlığı yapıyordu. Az ötede, elinde bir dal parçası ile oyunlar oynayan, ördek yavrusu gibi peltek peltek yürüyen oğlu ilişmişti gözüne. Mutlu bir gülümseme yayıldı yüzüne. Ellerini şalvarı ile kurulayıp Caner’i kucağına aldı. Coşkuyla, sevgiyle sarıldı. Öptü, kokladı, güldürmek için onu gıdıkladı.. Sonrada oğlunun kahkahalarına kapılıp gitti.. O sırada kapının açık olduğunu, o kapıdan kayınbabası Musa’nın kafasını uzattığını ve baktığını çok sonra fark etmişti. Fark etmişti ama iş işten geçmişti; çocuğunu severken kayınbabaya yakalanmıştı. Çocuğu atarcasına yere bırakıp telaşla işinin başına döndü. Sıkıntı içinde, ne yaptığını bilmez bir halde oradan oraya koşuyor, kayınbabası bekliyor muydu, gitmiş miydi, cesaret edipte tekrar kapıya bakamıyordu. Kayınbaba görmüş, hiçbir şey söylememişti. Bu iyiye mi işaretti, kötüye mi ? Ya kocasına söylerse, ya başkaları da duyarsa.. Hele daha gelinlik eden biri için ne korkunç bir durumdu..

Kolay mıydı bu ellerde gelinlik etmek.. Kırk gün dışarı çıkamazdın. Aylarca, yıllarca büyüklere gelinlik edilir, yanlarında konuşulmaz, onlarla sofraya oturulmazdı. Büyükler uyumadan yatağa girilmezdi. Onlar “ otur “ demeden oturulmazdı; ayakta durmaktan ayakları şişerdi gelinlerin. Ğon dermeye gidilir, herkes birlikte yemek yerken, geline bir şeyler verilir, o uzaklaşır, kuytu bir yerde yemeğini yalnız yerdi. Kolay mıydı katlanmak, çeken bilir.. İşte, Fatma daha gelinlik ederken başına bu şanssız olay gelmişti; çocuğunu severken kayınbaba tarafından görülmüştü.

Akşam olmuş, evin erkekleri, diğer gelinler tarladan gelmişlerdi. Diğer gelinlerle değişerek birbirlerinin çocuklarına bakıyorlar, nöbetleşe tarlaya gidiyorlardı. Erkekler yemeklerini yediler, sonrada gelinler ve çocuklar.. Fatma gelin heyecan içinde, korku içinde olacakları bekliyordu. Ama o akşam bu olaydan hiç söz edilmedi. Kocası da bu konuyu kendisiyle konuşmadı. Belli ki kayınbaba kimseye bir şey söylememişti. Ama Fatma gelin büyük bir yanlış yaptığını, bunun cezasız kalmayacağını adı gibi biliyordu.

Sevemezdin çocuklarını. Kaynananın, kayınbabanın yanında.. Büyüklerin yanında.. Okşayamazdın, gülüşüne karşılık veremezdin, oyunlar oynayamazdın.. Adetti, gelenekti, kuraldı.. Böyle gelmiş, böyle giderdi.. Başka türlüsü düşünülemezdi bile..

Köyde Topal Cuma lakaplı biri vardı ki, bu sebepten topal kalmıştı. Cuma çocukken babası onu omzuna almış, evin içinde gezdiriyormuş. Birden kapı açılmış ve dedesi olacak adam içeri girmiş. Cuma’nın babası şaşkın, şok içinde.. Ne yapacağını bilemiyor, o heyecanla, o utançla Cuma’yı omzundan yere atmış.. Kalçası çıkmış çocuğun.. Köyün kırıkçısı kırk
defa sarıp, sarmalamış ama eskisi gibi olmamış. Bizim Cuma olmuş Topal Cuma..
Hele bir Elif Gelin vardı ki bu köyde, 9 çocuk doğurmuş. Ama bu gelenekler yüzünden doğru dürüst sevememiş çocuklarını, onlara doyamamış. Yatar kalkar ;
- Allahım, güzel Allahım.. Kesilmeden kadınlığım al şu gaynanamın, gayınbabamın canını.. Al ki çocuk yapayım, hemi de ikiz.. Hemi de biri oğlan, biri kız.. Yapayım da doya doya seveyim, bağrıma basayım, diye dualar edermiş.

İşte Fatma gelin, istemeden de olsa bir büyüğünün önünde bu suçu işlemiş, geleneklere ters davranmıştı.. Cezasını bekliyordu.

Ertesi gün oldu. Herkesler çekilip tarlaya, yazı – yabana gitti. Kayınbaba evdeydi. Bir ayağını altına almış, minderin üstünde oturuyor ve tütün sarıyordu. Kendisine seslendiğini duydu. Yüreği ağzında içeri koşturdu. Ellerini önünde kavuşturup karşısına geçti. Gazlı çakmakla sigarasını yakmaya çalışan Kayınbaba Musa ;

- Geliiin, gelin.. Fatma gelin.. Acep benim de anam, babam var mıydı?.. Onlarda beni böyle sever miydi?, diye sordu. Gelinlik eden Fatma’ya; konuşamayacağını bile bile.. Önüne baktı Fatma gelin.. Bekledi bir süre, sonra da arka arkaya çıktı odadan. Kalbi yerinden çıkacakmışçasına çarpıyordu. Her yanı tir tir titriyordu. Şaşkındı, ne düşüneceğini, nasıl davranacağını bilemiyordu. Düşündüğü olmuş, olay kapanmamıştı. Akşamı zor etti. Kocası, diğer aile bireyleri bu konuda tek kelime etmedi. Bu konu hiç açılmadı. Belli ki koca hala bilmiyordu. Haberi olsa kendisini bir güzel döveceği kesindi. Nasıl dövmesindi, bu suç öyle kolay geçiştirilecek, üstü örtülecek bir suç değildi. Kayınbabanın yanında.. Hem de kendi çocuğunu seveceksin, bağrına basacaksın.. Olacak şey miydi? Bu ne büyük görgüsüzlüktü. Bu ne utanmazlıktı böyle.. Çocuğunu ancak yanında büyükler yokken sevebilirdin.. Koklayabilirdin.. Canım, bir tanem, bebeğim diyebilirdin.. Ama büyüklerin yanında asla sevemezdin.. Sevemediğin gibi, adını da söyleyemezdin.. İlada söylemen gerekiyorsa azarlar gibi, kızarcasına söylerdin.. Komşu köylerden birinde yaşanan bir olay vardı ki gülümseyerek anlatılırdı. Çocuk uyuya kalan annesinin kucağından kurtulup, erkeklerin oturduğu tarafa geçmiş. Oda da evin büyükleri, komşular oturuyor, epeyce kalabalık.. Çocuk dört ayak, timsah yavrusu gibi sürünerek gelmiş, babayı görünce de ona yönelmiş. Babanın rengi bembeyaz olmuş.. Çocuğa eliyle, “ kışt, pışt, git.. “ filan türünden hareketler yapmış.. Ama nafile, çocuk gülümseyerek ilerliyor. Baba çaresiz arkasını dönmüş. Çocuk duralamış, oturmuş, şaşkın şaşkın çevresine bakınmış, sonra da ağlamaya başlamış. Yalnızken seven, oyunlar oynayan baba şimdi onu istemiyor. Bereket komşulardan biri imdada yetişiyor da çocuğu alıp dışarı çıkıyor.

Varın anlayın siz Fatma gelin nasıl bir ortamda, nasıl bir suç işlemiş. Olayın üçüncü günüydü. Herkesler çekilip işe gitmişti. Fatma kayınbabanın yemeğini vermiş, kapının önünde durmuş, bitirmesini ve kendisine seslenmesini bekliyordu. Seslenince koşarak girdi içeri. Musa bez mendili ile ağzını, bıyıklarını sildi. Mendili üçgen katladı, şalvarının cebine koyarken Fatma geline;
- Geliiin, gelin.. Fatma gelin.. Söyle bakalım bana, acep benim de anam, babam var mıydı.. Acep onlarda beni böyle sever miydi, bağrına basar mıydı, diye sordu. Sorusu yarı alaylı, yarı hüzünlü, yarı öfkeliydi sanki.. Soruyor muydu, kendi kendine söyleniyor muydu belli değildi. Fatma gelin arka arkaya çıktı. Gözleri dolu doluydu. Hırsından dudaklarını ısırdı. Ne demek istiyordu bu adam. Deli miydi, bunak mıydı.. Neden kendisine bu eziyeti ediyordu. Tamam, sevmişti çocuğunu, bağrına basmıştı ama nereden bilebilirdi göreceğini. Bilerek yapmamıştı ki bunu. Kocası duysa belki dayak yerdi, belki bir yerlerini kırardı, ama bu işkence de biterdi. Ama yok, kocasına söylemiyor, kendisine adeta işkence ediyordu..

Yalnızca ana, babalar mıydı bu sıkıntıyı yaşayan, ya çocuklar. Onların ne günahı vardı. Neden sevilmezlerdi, neden günahtı, neden ayıptı. Aslında çileleri doğduklarında başlardı çocukların. Büyüdüklerinde akıllı, uslu olsunlar diye höllüğün içine konulur, iki kolu yanında, esas duruşta çaputlara sarılırlardı. Hiçbir yerleri kıpırdayamazdı. Yalnızca başları, gözleri oynar. Ağladığı zaman kolları aralıklarla teker teker çıkarılırdı. Yazın sıcağında bile böyle sarılırlardı. Minicik bedenleri pişer, kıpkırmızı olurdu.

Musa, “ Geliiin, gelin… Fatma gelin..” le başlayan sorgusunu sonraki günlerde de sürdürdü. Fatma gelin ne yapacağını bilemiyordu. Yalnız kalınca ağlıyor, ağlamaktan yüzü, gözü şişiyordu. Kocası ile konuşmayı düşündü yapamadı. Eltileriyle konuşmayı düşündü, kendisiyle alay ederler diye göze alamadı. Ama bu durumun dayanılır tarafı kalmamıştı.

Yine o rutin günlerden biriydi. Musa minderinde oturuyor, tütün sarıyordu. Fatma geline seslendi ve bir tas su istedi. Fatma yüreği ağzında suyu götürdü. Musa bakır tasla suyu içtikten sonra Fatma geline döndü ve ;
- Geliiin, gelin.. Fatma gelin, diye söze başladı. Ama gerisini getiremedi. Günlerdir bu saçma sapan soruyla sorgulanan, aşağılanan Fatma’ nın canına tak demişti. Adeta çıldırdı. Bırakıp gelinliği, büyüğü, adeti, geleneği patladı. Kayınbabası Musa’ya iyice yaklaştı ve;
- Helbe vardı. Anan da vardı, babanda vardı. Yoktular da, sen kaya yarığından mı oldun. Seni sevdiler mi, bağrına bastılar mı ben nerden bilirim. Ben senin emsalinmiyim.. Sevseler böyle davranmazdın, günlerdir bana bu işkenceyi layık görmezdin.. Yeter be, canın cehenneme seninde, gelininde, geleneğinde .. Çocuğumu sevmeyi niye bu kadar çok gördün bana.., deyip tası da almadan döndü arkasını çıktı.

Bir elinde bakır tas, bir elinde külü dökülmek üzere sigara ile Musa şaşkın, adeta ağzı bir karış açık kalmıştı. Nice sonra, sigara parmağını yakınca kendine geldi. Kalktı ve dışarı çıktı. Yürüdü Musa köyün dışına doğru.. Cılga bir yoldan tepeye yöneldi, tarlalara saptı. Yürüdü, ayaktan düşene kadar.. Oturdu bir kayanın üstüne, tabakasını çıkarıp tütün sarmaya başladı. Hiçbir şey düşünmüyor, düşünemiyordu.. O gün herkesten geç döndü.. Yemek de yemedi, düştü yattı.

Fatma gelinin gelinliği bitmişti. “ Geliiin, gelin.. Fatma gelin.. Acep … “ diye başlayan sorgu da, çektiği çile de son bulmuştu.

( Not : Bu öyküye konu olan olayı, can dostum Celal GÜVEN’in annesi Zöhre Hala’dan dinlemiştim. )

** Yorum için üyelik şart -- Yorum yapmak istiyorsan siteye giriş yap.

Yazarlarımız


IMAGE
Kevser Aydın
IMAGE
Hakan Dinçer
IMAGE
Hueseyin Aksoy
IMAGE
Mehmet Karaaslan
IMAGE
Süleyman Kılıç
IMAGE
Hasan Aksoy
IMAGE
İsmet Avşar
IMAGE
Hüseyin Dinçer

Son yorumlar

  • 30.07.2014 09:02
    abdal musa lokmasında köy müzesini faliyete geçeçek

    Devamını oku...

     
  • 28.07.2014 08:08
    Hasan Abi, egemegine saglik, cok güzel olmus :)

    Devamını oku...

Copyright